Anasayfa / Makaleler / Düşünce ve Araştırma / Gölpınarlı’nın Gözüyle Mevlana’nın Şiir Telakkisi

Gölpınarlı’nın Gözüyle Mevlana’nın Şiir Telakkisi

Gah ben bir keşişim der, siyahlara bürünürsün, eline asa alırsın. Gah garibim, bir Arabım ben der, sarık sarınırsın, mızrak taşırsın.

Mevlana, Fihi mafih’te, “Anadolu halkı, şiir sevdiği için şiir söylüyorum ben. Fakat Horasan ‘da kalsaydım, orada şairlik ayıp görüldüğünden, uzun zamanlar, türlü meşakkatlerle elde ettiğim bilgimle halkı faydalandırırdım, ders verirdim, kitaplar yazardım. ” der. Görülüyor ki Mevlana, halk için, halkın faydası için şiir yazmaktadır ve onca, sanat, sanat için değildir, halk içindir, halkın faydası içindir. Yalnız yukarıdaki sözler, onun şiir telakkisini göstermekle beraber şunu da kaydetmemiz gerekir ki o, zaten baştan beri şairdir ve hele coşkunluk devrelerinde, şiir söylememesine imkan yoktur. Bir gazelinde, “Süs ” der, “bu da kaderin bir cilvesi; seni zevkle, giyime kuşama düşkün etmiş, beni şiire ve onca şiir, ancak şairin kendisinden geçmesiyle, söylediğini yaşamasıyla mümkündür.” “Sarhoş olmadım mı,” der, “sözümde bir tat, tuz yok. çünkü ediplik ve bu husustaki gayret, tekellüften başka bir şey değil. “

Sultan Veled’e bakılırsa Mevlana, şems’le buluştuktan sonra şiir söylemeye başlamıştır. Fakat Mevlana, şems gelmeden önce de şiir söylediğini, deftere düşkün olduğunu, ediplerin üst yanında oturduğunu söyler. Bu bakımdan o, herhalde önce de şiir söylüyordu; fakat başka şairler gibi tekellüf erbabındandı, kayıtlar içindeydi, şairane söz söylemek kaygısını taşıyordu ve mutlaka şems’ten sonra kendisi gibi, düşünceleri gibi şiiri de değişmiştir. İşte Sultan Veled, bu yüzden, onun şems’ten önceki şiirlerinden hiç söz etmemektedir.

Gerçekten de Mevlana, Mevlana olduktan sonra şiiri, şiir söylemek için değil, halka bir şey anlatmak, bir şey belletmek, bir şey duyurmak için yazar ve her şiiri, bir münasebetle söylenmiştir. Bu münasebetler, bazen baharın, yazın gelişi, kışın çöküşü, bayram, ramazan gibi bir ayın gelip çatması gibi umumi ve tabii şeylerdir; bazen Moğol akını, halkın göçmesi, bir zalimin ölümü, kendisine söylenen bir söz, edilen bir tariz, dostlardan birinin başına gelen bir felaket, bir dostun neşesi, sıkıntısı, yahut bir düğün, bir dernek, sorulan bir şey gibi hayati şeylerdir; bazen de ileriyi düşünüş, tam ve olgun bir birlik, bir dünya görüşü, bir istek, yahut inanç gibi daha mücerret, fakat daha insani şeylerdir.

Mevlana, şems’e yazdığı birkaç mektupla Mesnevi’nin ilk on sekiz beyti müstesna, eline kalem alıp düşünerek, kendini zorlayıp sıkarak, yazıp bozarak şiir yazmamıştır. Herhangi bir olay, onda şiir söylemek ihtiyacını meydana getirdi mi vecit halinde ve sema ederek, yani dönüp oynayarak şiir söylemeye başlardı ve sır katibi (katibi esrar) denen, Mevlana’nın şiirlerini yazmayı kendilerine ödev edinen kişilerden hangisi varsa hemen kalemini, kağıdını çıkarıp o şiiri zaptederdi. Muhammed peygamberin vahiylerini zapt edenlere de “vahiy katibi” denirdi ve zamanının Ahmed’i olduğunu söyleyen, Mevlana’yı sevenler de onun sözlerini, mutlak varlıktan gelen sözler sayıyorlardı; çevresine toplananlar içinde, sözlerini zaptedenlere, aşağı yukarı aynı ad veriliyordu. Zaten kendisi de, sözlerinin birer itham olduğuna kani idi ve bir gün, Mesnevi’ye Kur’an denmesine itiraz eden birisine, gıyaben, “Neden olmasın?” demişti, “Tanrı’dan gelen ilham, peygamberlerin, erenlerin gönlüne doğan mana değil midir ve söz şekline, onların ağzında girmez mi? ister Arapça olsun, ister İbranice.” Mesnevi’yi, okuyucularına Tanrı buyruğu olarak sunuyor, önsözünde bunu açıkça söylüyordu.

Mevlana’nın Mesnevi ile Divan’daki şiirlerinde, üslup farkı olduğunu söyleyenler çıkmıştır. Onlara göre didaktik bir eser olan Mesnevi ‘de Mevlana, akla hitap etmekte, anlatmak istediğini, halka, halkın seviyesine inerek, mantıki bir şekilde anlatmaktadır ve bu bakımdan da Mesnevi’de, Mevlana’nın coşkunluğu, pek o kadar görünmez. Halbuki Divan”da, duyguya hitap eder ve bu şiirler, coşkunluğunu gösterir. Bunlardaki üslup, tamamıyla ayrıdır. Derhal söyleyelim ki bu hüküm, tamamıyla yanlıştır, yanlışın ta kendisidir ve bu hükmü verenler, okumuş denecek kadar ne Mesnevi’yi okumuşlardır, ne Divan’ı. Mevlana’nın üslubu, Mesnevi’de neyse Divan’da da odur. Hatta bazı gazellerinde, Mesnevi’de anlatılan hikayeler bile, kısaca, bir veya birkaç beytin içinde geçer ve Mevlana, gazellerini de, evvelce dediğimiz gibi bir şey anlatmak için yazar. Ancak Mesnevi, tarzının müsaadesi yüzünden, bir bahsi uzun uzadıya, hikayelerle, hikayeden hikayeye, bahisten bahse geçerek anlatır, fakat bu arada Mevlana’nın coşkunluğu, yer yer, yine belirir. Dil aynı dildir, eda aynı eda, anlatış aynı anlatış.

Mevlana’ya Göre Vezin ve Kafiye

Mevlana, şiiri sevmekle beraber vezin ve kafiyeden hoşlanmaz. Vezin ve kafiye, onca, söze ve hare bile sığmayan manayı büsbütün kayıt altına almaktadır. Hemen her şairde, divan şiiri tekniğinden, bilhassa kasidelerde, kafiye darlığı münasebetiyle bir şikayet vardır. Fakat bu şikayet, bir gerçek hissesi taşımakla beraber pek de ciddi değildir. Mevlana’daki şikayetse pek ciddidir. “Ben kafiye düşünürüm, sevgili bana der ki: Yüzümden başka hiçbir şey düşünme! Ey benim kafiye düşünenim, rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin. Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin. Harf nedir? çzüm bağının çitten duvarı. Harfi, sesi, sözü birbirine vurup paramparça edeyim de seninle bu üçü de olmaksızın konuşayım. ” sözleriyle “Ey ezel padişahı, şu beyitten, gazelden kurtuldum artık. Müfteilün müfteilün müfteilün, öldürdü beni. Bir yanıltmacadan ibaret olan kafiyeyi sel götürdü. Zaten şairlerin kafalarının harcı, kabuktan ibaret, kabuktan. ” ve “Tanrı şiir için kafiye aramaktan başka bir dert vermedi bana; nihayet ondan da kurtardı beni. Bu şiiri al da eski bir şiir gibi yırt gitsin. Manalar, zaten harfe, esintiye sığmıyor, anlatmak istiyorum ama, onlar, bu istekten üstün. ” mülahazaları, sözümüzü ispat edecek mahiyettedir sanırız. Başka bir şiirinde de, “Sus artık! ” der, “Bundan böyle şiiri de, kafiyeyi de, bizim cinsimizden olmadığı için boşlayacağız, artık onlara da aldırış etmeyeceğiz. ”

Yaşayışı ve kainatı, daima bir oluş, durmayan bir değişme ve yenilenme alemi olarak gören ve “Hem var, hem yok olan dünyadan azar azar yoklar gittiler, varlar geliyorlar. ” diyen Mevlana’ya göre “Dün gibi, düne ait sözler de geçip gitmiştir; bugün yeni şeyler söylemek lazımdır. ” O, “Eski mallar satanların nöbeti geçti; yeni şeyler satıyoruz; bu pazar, bizim şimdi. ” der.

Gerçekten de Mevlana’nın şiirleri yepyenidir. İnsan, onu okurken modem bir şairin şiirlerini okuduğunu sanır. Onun şiirlerindeki bu yenilik, bir yandan fikirlerinden gelir, bir yandan da şiirlerini ören unsurlardan ve adamı şaşırtacak kadar güzel, zekice ve hatta korkunç buluşlarından.

Mevlana’nın şiirlerinde hakim unsur; şüphe yok ki idealizmdir ve o, klasik bir şairdir. Fakat kendisinden önceki kültürü tamamıyla kavramış olan Mevlana, Yunan-İran mitolojisini, Batlamyus mesleğini, tefsir, hadis, kelam, mantık gibi klasik bilgilerle tasavvufu, Kur’an’m ve hadislerin hükümlerini, Kur’an hikayelerini, hatta bazen inanıyor gibi göründüğü, fakat çok defa inanmadığını açıkça bildirdiği yıldız bilgisi gibi aslı olmayan bilgileri, hasılı Mısır’ı, Hind’i, İran’ı, bütün eski medeniyetleri ve yüzyılları bize nakleder. Fakat onun meziyeti, yalnız bu değildir. O, bize bütün geçmişi vermekle kalmıyor, hür düşüncesiyle, ileri görüşüyle, dinler ve mezhepler üstü zihniyetiyle, ameli ve insani tasavvufuyla ileriyi de, geleceği de veriyor, devrini, geçmişe bağladığı gibi zamanında ileriyi de düşündürüyor.

Mevlana, Arap edebiyatını iyiden iyiye bilmektedir. Birçok şiirlerinde çöl havasını duyuyoruz, ayaklarımız kumlara batıyor, deve katarlarının çan seslerini işitiyoruz. Zaten şems’in, onu Mütenebbi (ölm. 965) divanını okumaktan menetmesi de, Mevlana’nın Arap şairleriyle meşgul olduğunu gösterir. Böyle olmakla beraber yine de sözlerinde, iktiza ettikçe Mütenebbi’nin şiirlerini anar. İran edebiyatını, bütün incelikleriyle benimsediğine, bütün şairlerini okuduğuna dair, söz söylemeye bile lüzum yoktur. Bilhassa Senai ve Ferideddin Attar’ı çok okumuştur. Attar’ın İlahname ‘siyle Musibetname’sinden ve diğer klasik İran eserlerinden hikayeler nakleder.

Arapça ve Farsçayı, edebiyatlarıyla bilen Mevlana, Yunancaya da vakıftır. Onun Rumca mülemma, yani Rumcayla Arapça ve Farsça sözlerin bir araya gelmesinden meydana gelen şiirleri olduğu gibi, bu şiirlerin bir kısmında mısralar, tamamıyla Rumcadır da. Mesela onun Rumca bir şiirinin tercümesini sunalım:

“Hoşgeldin çelebi, gel yukarıya. Gece yarısı, damımızın üstünde kimi aramadasın sen. Gah ben bir keşişim der, siyahlara bürünürsün, eline asa alırsın. Gah garibim, bir Arabım ben der, sarık sarınırsın, mızrak taşırsın. Beyim, ne olursan ol, pek sarhoşsun, aslanları tutacak bir hale gelmişsin, coşup köpürmedesin. Padişahlar padişahı güzelim, dilediğin dili söyle; tatlı dillisin, bal dudaklısın sen. Seni sevmeye geldim, sana layık değilim ama yine de sevginle yandım. Sen, ya Tanrı nurusun, ya Tanrı ‘sın. Sen ya meleksin, ya peygamber. Yorma beni, gel bana, gir içeriye. Bir an teslim ol, çünkü meşrebin pek tatlı senin. ”

Mevlana’nın Rumca şiirlerini incelemek ve Türkçeye nakletmek suretiyle bize lütfen yardım eden sayın avukat Vladimir Mırmıroğlu, bu şiirlerin, XUI. yüzyıl halk Rumcasıyla yazılmış olduğunu söylediler. Fakat Mevlana’nın Arapçası ve Farsçası da halk diliyledir. Mesela baştan başa halk ve konuşma diliyle yazılan Mesnevi’nin, ancak önsözleri, münşiyanedir. Bu bakımdan biz, Mevlana’nın Rumcayı da mükemmel bildiği, fakat Arapçada ve Farsçada olduğu gibi Rumcada da halk dilini kullandığı kanaatindeyiz ve sayın Mırmıroğlu da bu fikrimizi teyit ve tasdik ettiler. Zaten Mevlana’nın bütün dinleri bir görüşü, dinler üstüne çıkışı, Konya’daki Eflatun manastırının rahibiyle, geceleri manastırda kalmaya varan dostluğu, buna benzer daha nice olaylar ve nihayet cenaze törenine, Hıristiyanların da Musevilerle beraber katılması, eserlerinde Eflatun’un bariz tesirlerinin görülmesi, şiirlerinin Yunan şiirlerine çok benzeyişi gibi şeyler, onun Yunanca bilmesinden de meydana gelmiştir sanırız.

Fakat Mevlana’nın asıl özelliği, şiirlerindeki halk unsurlarındandır. Mevlana’nın dili, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi tamamıyla halk Farsçasıdır. Bu özellik, ondan başka bazı şairlerde ve bilhassa sûfı şairlerden Senai ve Attar’da da vardır. Fakat onlar, tavsiflerinde, zamanın klasik Farsçasına başvururlar. Halbuki Mevlana manzum ve mensur, bütün eserlerinde halk dilini kullanmıştır; eserleri, halk dilinin bütün tabirlerini, bütün hususiyetlerini taşımaktadır. O, halk dilini, şiir dili olarak kullanmış, halka hitap etmiş, daima tekellüften kaçınmış, hayatında olduğu gibi sanatında da halktan ayrılmamıştır. Zaten Mevlana, halkla konuşur adeta ve bu konuşma şiir olur onda.

Mevlana, şiir söylemeye zaten hazırdır. Onda, çok yüksek bir tedai kabiliyeti, derin bir dikkat, özel bir buluş, zamanını aşan bir sezi vardır. Bu yüksek kabiliyet, çok defa olaylardan aldığı ilhamlarla ve sema ederken şiir söyler.

Mevlana’nın şiirlerinde, halk hikayeleri, ata sözleri, halk tarafından kullanılan mecazlar ve halk inanışları o kadar boldur ki, adeta şiirlerindeki klasik unsuru bu halk unsurları örter, göstermez. Halk duyuşu, onun şiirlerinin temelidir. Rebabın, “Ben de yeşil bir daldım. Beni ağacımdan kestiler, ” diye şikayet etmesi, Yunus Emre’nin kopuz, Pir Sultan’ın tambura ağzından söyledikleri şiirlerde de vardır. Hatta XIX. yüzyılda Dertli bile:

Venedik’ten gelir teli Ardıç ağacından kolu Hey Allah ‘ın sersem kulu şeytan bunun neresinde
derken aşağı yukarı aynı şeyi söyler. Yalnız tabii, zaman ve hadiseler, bu halk duygusunu biraz değiştirmede; “Aşkın kuruluğumdan, yaşlığından ibaret olan o inleyişten, o ağlayıştan bir güzelim nağme de dolaba sinmiş, dolaba mal olmuştur. ” beytini okurken Aşık mahlaslı bir şairle Derviş Yunus’un,

Dolap niçin inilersin şiirlerini hatırlamamaya imkan yoktur. Halk şairleri gibi Mevlana da halk duygularını, halk inançlarını belirtmede, dolaptan, değirmenden, rebabtan söz etmede, çeşitli kanaatleri tespit etmede, çeşitli gelenekleri anlatmada, hatta köylülerin uzak yolu bile “ahancık” diye, sakallarıyla göstermelerini bile şiirine almadadır.

Mevlana, halk şairleri gibi tabiattan da söz etmiştir. Yoksul yaşayan Mevlana, kışın en büyük düşmanlarından biridir. Sırası gelince, övecekleri kişiler için bir övüş vesilesi hazırladığından dolayı kışa minnettar olan ve övülecek büyüğe “şitaiyye” yazan, geçimi yerinde, düşüncesi kıt şairlerin rağmına o, kışın kötülüğünü bilir. Kış, yeri yurdu bozan, her yanı kasıp kavuran, çayın çimeni mezarlığa çeviren, peri yüzlü güzelleri, terü taze, güzel güzel gülümseyerek oynaya oynaya gezen dilberleri üşüten, kışlığa kaçıran zalim bir mevsimdir. Fakat baharın aşığıdır Mevlana. Güller açılır, uyku haram olur insana. Rüzgarlar, bulutları deve katırları gibi sürüp ovalan sular. Gökgürültüsü, her şey dirildi diye davul çalar. Bahar kokuları yayılır, ağaçlar gönüllerindeki sırları açığa vurur. Kışlaktan göç zamanıdır bu zaman. çayırlar gülümser, ormanda taze yapraklar tomurcuklanır. Koyunlara, bildirki kuru otu vermenin lüzumu kalmaz. Hüthüt öter, kumru dem çeker, nilüferler açar, nisan yağmuru dünyayı güldürür. Mevlana bu mevsimde pek neşelidir. “Dostlar, ” der, “bahar geldi, servilere konalım da yüzüstü kapanıp uyuyakalmış talihimizi uyandıralım, serviliğin bahtı gibi o da uyansın artık. çimen garipleri, ayakları olmadığı halde bir oyup edip koşmada. Biz de hem ayağımız bağlı olarak, hem de adım atarak gariplik yurduna dönelim… ”

Mevlana’nın Şiirinde Devri

Mevlana’nın şiirinde, devrinin bütün adetleri, gelenekleri, tabirleri ve olayları görülmede. Beyler azametle bıyık burmada, padişahlar rüşvet almada, kölelerin, belli olmaları için yüzleri dağlanmada. Askerler, savaş aletleri, Moğol akını, yıkılan şehirler, yanan köyler, hükümet daireleri, katipler, kadı, vali, dizdar, köprüden geçilirken alınan ayakbastı parası, haraç veya herhangi bir babayiğit yüzünden haraç alınamayan köy, karanlık sokaklar, geçit vermeyen dağlar, geceleri sokağa çıkma yasağı, şehirlerde kurulan pazarlar, doğru ve noksan tartılar, hırsızlar, yankesiciler, kale duvarlarını süsleyen kesik başlar, kafes ardındaki kadınlar, delilere taş topaç atan, yahut değneğe binip at koşturan sokak çocukları, İmaretler, ahlaksız yatağı bekar odaları ve tekkeler, dogmatik alimler, yalancı şeyhler, klasik ilim, meyhaneler, sarhoşlar, sınıf sınıf, çeşit çeşit insanlar. Düğünlerde çalman davul zuma, dümbelek, sipahiler. Av, avcı, alıcı doğanlar, tavla, satranç düşkünleri, top ve çevgan oyunu. Zindan, uykudan medet uman mahpuslar. Posta güvercinleri, güvercinlikler, ekmek, açlık, ekin, tarla, değirmen, yağmur ve kıtlık. Hasılı bütün ülke, ülkedeki her şey, onun şiirinde haşr ü neşr olmada.

Mevlana’nın Buluşları

Mevlana’da dikkat ve tedai kabiliyetinin son derece olduğunu söylemiştik. Halktan hiçbir vakit ayrılamayan şair, hemen bütün istiarelerini hayattan almadadır ve bu yüzden o korkunç dikkat ve tedai kabiliyeti, hayalden ve klişe mecazlardan ziyade, hayatla yoğrulmadadır. Toprak, tarla, tohum, değirmen, ekin, harman, su ve ark, yani kopamadığımız, kopmak istemediğimiz hayat, onun şiirlerinde asli bir unsurdur. şehir, köy, pazar, sonra dağ, tepe, ova, oklu kirpi, tuzak ve tane, aslan, timsah, kopek, kedi, karınca, sinek, hatta sineğin elleriyle başına vurması, gölcük, saman çöpü, kasırga, kum, bozkır, çöl, kaya… dam kenarı, duvar, ışık, güneş, çeşme ve testi. Deniz ve dalga, gemi, geminin alabileceği son yük, yüzmek, yüzerken ağzını açıp kapamak, balık ve balığın feryat edemeyişi, ormanlar, ormanlarda gizlenen aslanlar ve aslanları bile avlayan ceylanlar. Ordugah, ordugahta dalgalanan bayrak… Bütün bunlar, onun istiarelerini çren şeylerdir. Onun şiirinde şarap, alev alev yanar, ışıklar ordusu dalga dalga gelir, karanlıkları bozar, kaçırır. Sarhoşun sendelemesi, dilinin peltekleşmesi, yıkılıp kendinden geçmesi, yahut delinin, zincirini gevelemesi, zincirinden boşanan divanenin, pazar yerine girince tezgahların yıkılması, halkın, birbirini çiğneyerek kaçması, kıtlık, açlık, kuru nanenin dereye banılan ekmeğe katık oluşu, bir dilim ekmek için yenen şamarlar. Başı havalı aşık, insanlığı temsil eden sevgili, bütün bunlar, onun hayattan aldığı ve işlediği şeylerdir. Ağacın yerden el çıkarıp yücelişi, taze ve sıcak bir somunun güzelliği, bayat ekmeğin ufalanıp yerlere döşenmesi, onun gözünden kaçmaz. Gerçeğe erişmemiş ve bir fikre saplanıp kalmış olanlar, hiç içeriye giremeyecek olan kapı mandalına; kabiliyeti olmayanlara söz söylemek, kaya taşımaya, ölü yıkamaya benzer onca. Sır saklamanın lüzumundan söz ederken denizin, kesesini bağlayıp suratını buruşturarak sert bir halde, “Bende inci nerde? ” diye oturuşunu örnek verir. Terk edilişini anlatırken “Beni, ” der, “dişinin dibinde kalmışım gibi çıkarıp attı. ” Ayrılığı, göze yamanıp kalmış göz ağrısına, iştiyakı, yüzünü göklere tutan yere benzetir. Dünya, onca güzelim dünyadır ve yaşayış, yeşeren, olan bir ağaç. Gerçek erlerin ihtilafını, eşek satanların kavgasıyla, gürültüsüyle anlatır, hepsi ayrı bir laf söyler, bir kavgadır, bir gürültüdür, kopmuştur. Fakat maksat, eşeğin satılmasıdır. Bunlar, deniz gibi susar, hiçbir şeyden haberi olmayanlarsa dalga gibi gürler; fakat hepsi de bir varlığın zuhurundan başka bir şey değildir. Güneş, ateşten bir kaftan giymiş, dünyayı aydınlatmadadır. O da ateşlere bürünmek, dünyayı aydınlatmak ister.

Hasılı görülüyor ki Mevlana’nın buluşları, gerçekten de fikriyatına uygundur ve ileri bir görüşün ifadesidir. Bütün bunlar, sunduğumuz metinler okununca daha da iyi belirecektir…

 

 

 

Hakkında elmustafa

Diğer Bir Makale

Günahların Dönüşümü

Israrla yapılan hiçbir günah, küçük değildir ve istiğfar yapılan hiçbir günah, büyük değildir… Küçük günahlar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir