Anasayfa / Makaleler / Hüseyin Kerbela Yolunda

Hüseyin Kerbela Yolunda

İmam (a.s), Mekke’de toplam dört ay ve zilhicce ayından birkaç gün kaldı. Yukarıda bahsettiğimiz yararlı çalışmalarından sonra hacc ibadetine başlamıştı ki Muaviye’nin baş danışmanı Amr As’ın yeğeni Amr b. Said komutasında, Yezîd’in terör timi hac bahanesiyle Mekke’ye gelince, İmam Hüseyin haremin kutsallığını bozmamak ve Kâbe’nin kutsiyetine kan lekesi düşürmemek için haccını bitirmeden Mekke’yi terk etmek zorunda kaldı.

Yezîd, bunu yapacak kadar rezildi. Nitekim iki sene sonra Kâbe’yi mancınıkla taş yağmuruna tutup yakıp yıkmıştı. İşte Hüseyin, buna sebep olmak istemiyordu.

Ayrılacaktı. Ama nereye gidecekti?

Kendisine; “Mekke’de kalırsanız burası hem ecdadınızın yurdu hem de hazır yüz binlerce hacı burada toplanacağından, Yezîd’e karşı başkaldırmak için en müsait yer ve zamandır” diye akıl verenler vardı. (Askeri strateji bakımından belki de doğruydu) Ama ilkeleri, idealleri ve İslamî değerler uğruna hayatını ortaya koymuş olan Hüseyin, savaşın haram olduğu bu ay ve bu mekânda savaş istemiyordu.

“Yemen hem hükümet merkezinden uzak, hem coğrafi yapısı, munazzam ordulara geçit vermez, savunmaya çok elverişli hem de oranın halkı Ehl-i Beyt’e bağlıdır” diye Yemen’e gitmesini önerenler oldu. Ama Hüseyin, hakkında ölüm fermanı bulunan birisi olarak giderken, Yemen’e belayı da kendisiyle birlikte götürmüş olacaktı. Yemen halkını habersiz ve hazırlıksız olarak koskoca imparatorlukla karşı karşıya getirip, büyük bela ve acılara sebep olacaktı. Hüseyin buna razı olmadı.

“Madem öyle, bîat et kurtul” diyenler de oldu. Hüseyin bir kez daha, yeryüzünde kendisi için hiçbir sığınak ve barınak olmasa dahi Muaviye oğlu Yezîd’e biat edip zulüm düzenine onay ve destek vermeyeceğini kesin bir dille ifade etti.

Bu arada İmam Hüseyin’in Yezîd’e biat etmeyip Mekke’ye gittiğini duyan Kûfe halkı, elçi üzerine elçi, mektup üzerine mektup -hem de binlerce- göndererek Kûfe’ye gelmesini istiyordu.

Bilindiği gibi Kûfe Hz. Ali’nin hilafet döneminin başkentiydi. Kûfe halkı hem İmam Ali’ye hem de İmam Hasan’a ihanet etmişti. Onun için İmam’ın yakınları, oraya gitmesine karşıydı. Ancak on bini aşkın mektup gönderen Kûfeliler, ümmeti Yezîd zulmünden kurtarmaya amade, yüz bini aşkın savaşçısıyla diğer vilayetleri de ateşleyip Yezîd’in kontrolünden çıkarabilirdi.

Onun elinde kalsa kalsa bir Şam kalırdı. Değil mi ki bütün İslam illeri, Emevi zulmünden bıkmış durumdaydı? Hüseyin eğer bu çağrılara geçmişe takılarak, önyargılı yaklaşımla (başkaca alternatifi de yokken) kulak tıkarsa, zulüm düzeninden kurtulmak için doğan bu fırsatı kaçırmakla suçlanarak tarih önünde ve vicdan-ı ammede mahkûm olacaktı.

Eğer Hüseyin müsbet cevap vermeseydi, tarihin o dönemini tahlil eden herkes, Şam’ın dışında bütün İslam illerinin Yezîd’e karşı nefret, Peygamber yavrusu İmam Hüseyin’e karşı sevgi ve saygı duyduğunu, hepsinin bir kıvılcım beklediğini, babası Hz. Ali’nin başkent yaptığı Kûfe’nin de yüz bin silahlıyla bu kıvılcımı başlatmaya amade olduğunu tesbit edecekti.

Bu fırsattan, zulüm altında inleyen ümmeti mahrum bıraktığı için Hüseyin’i mahkûm edecekti. Ayrıca bunca mektup karşısında olumlu cevap vermemiş, en sonunda durum tesbit ve samimiyetlerini test etmek için gönderdiği amcası oğlu Müslim b. Akil de yazdığı raporda on binlerce insanın kendisine heyecanla bîat ettiklerini ve sabırsızlıkla beklediklerini Hüseyin’e bildirmişti.

Hüseyin kendi iç dünyasında Kûfelilerin yine vefasızlık edeceğini düşünse de görünürde oluşan bu şartlar, tarih ve vicdan-ı amme karşısında Kûfe’ye gitmeyi ona farz kılmıştı.

Oraya gitmeye karar verdi.

Nasılsa ölüm fermanı çıkmıştı ve Kâbe’ye kan bulaştırmamak için Mekke’yi terk ederek bir yerlere gitmek zorundaydı.

Madem Kûfeliler, onun üzerine oraya gitme, tarihi sorumluluğunu yüklemişlerdi. Sadık çıkarlarsa ne ala, İslam ve insanlık kurtulacak, bu şeref onlara nasib olacaktı; vefasızlık ve döneklik ederlerse o zaman da vicdan-ı amme ve tarih karşısında Hüseyin değil, onlar mahkûm olacaklardı.

Mekke’den ayrıldı, daha yolda iken Yezîd’in yeni Kûfe valisi İbn-i Ziyad’ın entrika ve tehditleriyle Kûfelilerin ahdlerini bozduğu haberini aldı. Kûfe’nin üstünden yoluna çıkan bir alay Yezîd askeriyle, çekişe-çekişe şehadet yeri olarak en uygun gördüğü Kerbela (keder ve bela) çölüne çadırını kurdu.

Hüseyin, zafer ümidiyle yanında gelenlere yol vermişti. Yanında kalan az sayıda insanı yeniden toplayıp yaptığı konuşmada boynunda başkalarının hakkı bulunanların kendisinden ayrılmalarını, bu kavgaya katılmamalarını söyledi.

Öyle ya, hak hukuk çiğneniyor diye can feda edilecek bu kavgada, hak yiyenlerin tabii ki yerleri yoktu. Zalim Emevî düzeninin kurutmak istediği “Öz Muhammedî İslam”ın adalet, eşitlik ve hürriyet çınarı, haram kanla değil, ancak asil ve pak kanlarla sulanıp yeniden yeşertilebilirdi.

Onları kuşatan bin kişilik zulüm ordusunun öncü birliğinin ardından gelen binler, Al-i Resul’ü muhasara altına alıp suyollarını kestiler. Onları günlerce o sıcak çölde susuz bıraktılar.

Onlar ölüme meydan okuyan şehadete hazır,
Bir yudum suya hasret yetmiş iki kişiydiler.
Binlerin üzerine, birer birer gittiler.
Her yiğit kendi destanını yazsın istediler.
Dünyaya kahramanlık dersi verdiler.
Ölümden korkmadıklarını âleme gösterdiler.
Bire otuz, öldürmeden ölmediler.
Onlar, su içmediler, Peygamber elinden şerbet içtiler.
Onlar, “biz özgürlüğe gidiyoruz;
Siz, dinsiz olsanız dahi özgür yaşayın bari” dediler.
Onlar, artık bedensiz baş ve başsız bedendiler.
Zalimin üzerine, onlar bedensiz geldiler.
Tarihin karşısına Zeyneb’i şahid diktiler.

Hüseyin, Mekke’den Kûfe’ye doğru ayrılırken durum icabı orada kalan kardeşi Muhammed bin Hanefiyye’nin o vefasızlara güvenip gitmemesi için çok ısrar etmesi üzerine, ona bu gidişinin ilahî bir program olarak Peygamber’in emriyle şehadete yürüyüş olduğunu söyledi. Bunun üzerine kardeşi Muhammed bin Hanefiyye, “madem öyle bu kadınları neden yanında götürüyorsun? Peygamber hanedanından bunca kadının gözleri önünde sizin gibi azizlerinin öldürülmesi onları perişan etmez mi?” diye sorunca, Hüseyin, bunun da ilahî programın gereği olduğunu işaret ederek yoluna devam etmişti.

Gerçekten eğer şehidler bu vaka’nın tanıklarını yanlarında getirmemiş olsalardı, Yezîd’in avanesi, Kerbela’da olup bitenleri, yani kendi rezilliklerini ve bu yiğitlerin kahramanlık destanlarını ve asırlara ışık tutan mesajlarını çarpıtmadan topluma dürüstçe anlatmaları mümkün değildi.

Olmasaydı Ali kızı Zeyneb ve beraberindeki Peygamber hanedanından iffet timsali onyedi hanımın doğru tanıklığı, tarihin bu önemli sayfası karanlıkta kalacaktı.

Ancak ilahî bir program, bu kadar dakik, bu kadar ilkeli, bu kadar ölçülü ve bu kadar düzgün olabilirdi.

Evet, Yezîd avanesi, Peygamber evladı ve az sayıdaki sadık dostlarını sekiz on yaşlarındaki çocuklarından, altı aylık bebeğine varıncaya kadar, Peygamber evlatlarını analarının, halalarının, eşlerinin ve bacılarının gözleri önünde günlerce susuz bıraktıktan sonra ok, mızrak ve kılıçlarla, acımasızca şehid ettiler.

Bununla da yetinmeyip naaşları üzerinde at koşturdular. Daha sonra tamamına yakın Peygamber ailesinden olan yaşlı kadınların ve minnacık yavruların sığındıkları çadırları ateşe verdiler, yağmaladılar, şehidlerin başlarını keserek, mızrak ucuna takıp zincire vurulan analarının, bacılarının, kızlarının ve eşlerinin gözleri önünde Kûfe’den Şam’a kadar şehir şehir dolaştırıp teşhir ederek Yezîd’in sarayına götürdüler. Daha sonra sıcaktan soğuktan korumayan yıkık dökük bir harabeye bu kadınları hapsettiler.

Bütün bunları zaferlerini kutlamak ve halkı sindirmek için yapmışlardı. Lakin girdikleri şehirlerin çoğunda Zeyneb başkanlığındaki elleri zincirle bağlı ama beyinleri özgür tebliğ heyetinin etkisi o kadar büyük oldu ki direnişler baş gösterdi. Hatta Şam’da bile, başta zafer şarkıları söyleyip şiirlerinde Peygamber’den intikam aldığını mırıldanan Yezîd, durumun gittikçe aleyhine döndüğünü görünce, esirleri serbest bırakıp Peygamber ailesine yaptığı bunca zulmü valisinin üzerine atmaya kalkıştı. Tabii ki samimi değildi. Zira:

Bunun ne kadar büyük bir yalan olduğu tarihi belgelerden anlaşılmaktadır. Çünkü tarihte kesin olarak kaydedilenlere göre Yezîd hükümete geçer geçmez, babasının sakındırmasına rağmen, hemen Medine valisine mektup yazarak, şunları emrediyor:

“Mektubum sana ulaşır ulaşmaz hemen Hüseyin’i ve ibn-i Zübeyir’i yanına çağır, onlardan benim için biat al, eğer bana biat etmeseler hemen başlarını kesip bana gönder.”

Başka kaynaklarda şunlar da naklediliyor: İmam Hüse-yin (a.s) Mekke’deyken, Yezîd özel bir timi Mekke’ye göndererek, hac esnasında İmam’ı öldürmelerini emretmişti.  Nitekim ibn-i Abbas Yezîd’e yazdığı mektupta bu noktaya da değinmektedir. İmam’ın Mekke’den Irak’a doğru ayrıldığı haberini alan Yezîd, hemen ibni Ziyad’a bir mektup yazarak İmam’ın önünü kesmesini, en sert bir şekilde karşısında durmasını ve onu öldürmesini emretmiştir.  Sonraları da ibni Ziyad, İmam Hüseyin’i öldürmek için Yezîd’den emir aldığını kendi ağzıyla söylemiştir.

İbn-i Abbas da açıkça Yezîd’e İmam Hüseyin’in (a.s) ve Abdulmuttalib gençlerinin katili olduğunu söyleyip, onu şöyle azarlamaktadır: “Sen Hüseyin b. Ali’yi öldürdün, Hü-seyin’i ve Abdulmüttalip gençlerini öldürmeni benim unu-tacağımı asla sanma.”

O zamanlar Yezîd’in, İmam Hüseyin’i öldürdüğü gün gibi aşikârdı, öyle ki kendi oğlu Muaviye b. Yezîd bile minbere çıkarak şöyle demişti: “…ve şüphesiz Peygamber’in itretini öldürdü…”

Yezîd avukatları, bunca mezalim bir yana, altı aylık bir bebeğin hangi suçtan dolayı öldürüldüğünün bile cevabının veremezler. Kaldı ki Hüseyin’in sorusunun cevabını kim verecek? O şöyle sormuştu “Peygamber evladı olduğumu bile bile, kanımı dökmenizi caiz kılacak, dinin hangi hükmünü ihlal ettim?”

“Ve siz ey Kûfeliler! Beni buraya siz çağırdınız. Çağırdığınıza pişmansanız bırakın gideyim.”

“Ve sen, ey Yezîd ordusunun komutanı! Sizin işiniz benimle, bırak bu Peygamber yavruları dedelerinin Medine’sine geri gitsinler. Beni de al, götür Yezîd’e, öldürecekse o öldürsün.”

İmam Hüseyin bu mealde ki sözleriyle;

1-Kan akmasını istemediğini, kan akıtma meraklısı olmadığını deklare etmiş oldu.

2-Yezîd ve avanesine vicdan ve Allah karşısında hiçbir mazeret bırakmamış oldu.

3-Yezîd’in, Peygamber evladının kanını akıtma sorumluluğunu başkalarının üzerine atmasına fırsat vermemek istedi. Ama Yezîd Hüseyin’i sağ değil, ölü istemişti. Kesilmiş başını istemişti. Yezîd’in hangi memuru onun gibi bir diktatör zalimin emirlerine aykırı hareket edebilirdi?

Böylece Hüseyin, Yezîd’in Ehl-i Beyt’in kanına susamış olduğunu, Evlad-ı Peygamberi öldürerek, ondan Bedir’de öldürülen müşrik dedelerinin intikamını almak istediğini açığa çıkarmış oldu. Nitekim Yezîd, Hüseyin’in kesik başına çubukla vurarak okuduğu zafer şarkılarında bunu açıkça dile getiriyordu.

Hüseyin programını öyle eksiksiz yapmıştı ki Yezîd avenesine en küçük bir haklılık payı bırakmamıştı. Artık bu mezalimi hiçbir hukuk kıstasıyla savunma imkânı bırakmamıştı.

Bu arada Zeyneb ve kafilesi esaret zinciri altında olmalarına rağmen, götürüldükleri her şehirde Şam dâhil Yezîd ve avenesinin gaddarca işledikleri cinayet ve zulümleri öyle eksiksiz ifşa ettiler ki (Kerbela destanının Âşûrâ sonrası bölümü) öyle kusursuz yazdılar ki Yezîd, sindirmeği umduğu ümmetin, öfke tufanıyla karşı karşıya kalmıştı. Kendi hanımları bile Zeyneb’in safına geçmişti. Yezîd, kelimenin tam anlamıyla köşeye sıkışmıştı. Artık zafer şarkıları söylemiyordu. Hüseyin’e ve yaranına bütün bu yapılanları, artık o da lanetliyordu.

Hakkında elmustafa

Diğer Bir Makale

Günahların Dönüşümü

Israrla yapılan hiçbir günah, küçük değildir ve istiğfar yapılan hiçbir günah, büyük değildir… Küçük günahlar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir