Anasayfa / Makaleler / Düşünce ve Araştırma / Safeviler Döneminde İran ve Osmanlı Toplum İlişkileri

Safeviler Döneminde İran ve Osmanlı Toplum İlişkileri

Özet

İki Müslüman  ülke olan komşu İran ve Osmanlı devletleri tarih boyunca oldukça iyi ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Elbette tarih sahnesinde bu uzun birliktelik bazen askeri ve siyasi çekişmelere sahne de olmuştur. Ama bu yaşanan krizler hiçbir zaman bu iki millet arasında var olan dostluğu derinden etkileyememiştir.

Bu araştırmanın amacı; iki ülke arasında var olagelmiş iyi ilişkileri ön plana çıkarmaktır. Hiç şüphesiz bu iki milleti birbirine bağlayan konuların başında dini, siyasi, ilmi, kültürel ve tasavvufi konular gelmektedir. Başta Kâbe, Mescid-i Nebi, Necef ve Kerbela gibi Etebat-ı Âliye’nin (Ehl-i Beyt hanedanı) Osmanlı topraklarında yer alması bunun yanı sıra ticaret ve ziyaret için yolculuk yapan kervanların bu topraklarda bir hayli zaman geçirmesi İran ve Osmanlı halkları arasında oldukça sağlam ilişkiler kurulmasına neden olmuştur.

Elbette bu ilişkiler özellikle de Osmanlı devleti tarafından bazı dönemlerde baltalanmıştır. İran halkının Osmanlı padişahlarına karşı besledikleri hoşgörü ve ihtirama rağmen İranlı tüccarlar ve kutsal mekânlara giden ziyaretçiler zorluklarla oldukça fazla  yüz yüze kalmışlar ve hatta bazı dönemlerde İranlılardan diğer milletlere nazaran kat kat daha fazla haraç ve ayakbastı parası adıyla geçiş ücreti alınmıştır.

İran şahları, Osmanlı devleti ile imzaladığı antlaşmaların bir çoğunda yol ve yolcu güvenliğine dair baskılar yapmalarına karşı bu arzuları genelde sonuçsuz kalmıştır.

 

Giriş

Miladi 17. yüzyıl başlarında iki önemli değişim ve yenilik Osmanlı devlet ve toplumunun çehresini gözle görülür bir şekilde değiştirmişti. Bunlardan ilki İran’da Safeviler adıyla Şii ideolojisini benimsemiş bir devletin iktidara gelmesi ve hemen akabinde bölgede yavaş-yavaş ağırlığını hissettirmesi, bir diğeri de; Osmanlı devletinin batılı devletlere karşı kazandığı muhteşem zaferlerdi.

Osmanlı İmparatorluğunun kuvvet açısından zirveye ulaştığı ve siyasi olarak bir otorite olduğu bu dönemde, Osmanlı hâla merkezi orta Asya ve İran’da olan İran-Türk kültürünün büyük bir temsilcisi konumunda yer alıyordu.

Osmanlı ve İran halkları arasında kurulan toplumsal bağlar hiç de azımsanacak bir ilişki olarak görülmemelidir. Çünkü bu iki Müslüman toplum arasında oldukça derin dini, edebi, tasavvufi ve içtimai bir bağ bulunmaktaydı.

Tarihin bazı dönemlerinde her ne kadar bu ilişkiler rengini yitirip, zayıfladıysa da, hiçbir zaman kopmadı. Hatta her iki devlet arasında patlak veren siyasi ve askeri çatışmalarda dahi bu iki millet sosyal ve kültürel bağlarını muhafaza etmesini bildi.

Bu iki devlet arasında imzalanan antlaşmaların birçoğunda yol güvenliği ve bu yollarda yolculuk yapan insanların can güvenliğine dair maddeler onaylanmıştır. I. Şah Tahmasb’ın dönemin Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman ile imzaladığı “Sulhname” adlı metinde;

“Her iki devlet payidar olduğu sürece siyasi ilişkileri de devam edecek ve İranlı ziyaretçilere Osmanlı kontrolündeki topraklarda kolaylık sağlanacaktır.”[1] ibaresi geçer.

İran ve Osmanlı arasında toplumsal bağları kuvvetlendiren bir diğer unsur ise, bu iki ülke topraklarında yaşayan insanların gruplar halinde karşılıklı göç etmesidir. Osmanlılar, ülkenin idaresi konumunda her daim İranlı göçmenleri kabul etmiş ve onlara destek olmuşlardı. Bernard Lewis bu konuda şöyle yazar;

“… İster devlet ve yönetim açısından olsun, ister fıkıh ve kelam alanlarında, isterse de edebiyat ve kültür konularında Selçuklulardan sonra bu bayrağı sırtlayan ve doğu ekolünün temsilciliğini yapan Osmanlılar olmuştur. Aynı şekilde Osmanlılar devlet yönetiminde yer almak için doğudan gelen göçmenlere bir hayli imkânlar sunmuşlardır.”[2]

Bazı araştırmacılar Osmanlı padişahlarının o bitmek bilmeyen servetlerinin kaynağını İran’dan büyük gruplar halinde göç eden halk kitleleri, bilgin insanlar ve edebiyatçılar olarak anlatırlar. Bazıları da, mübarek İslam dinini, İran ve Osmanlı arasında var olan kültürel ve toplumsal bağın temeli olarak görürler;

“Her ne kadar bu iki milletin kültürel ve toplumsal yakınlıkları çok çok eski asırlara dayansa da, bu yakınlığın özü aslında bir tek şeyden beslenmektedir ve o da, her iki toplumun mübarek İslam dinine bağlı olmalarıdır. İslam dininin bu iki halk arasında yer edinmiş örf, adet ve sünnetleri oldukça bariz bir şekilde gözlenmektedir.”[3]

Sıradaki konumuzda İran ve Osmanlı halklarının ferdi ve toplu göçleri konu edilecektir.

 

İranlıların Anadolu’ya Kavim ve Gruplar Halinde Gidiş-Geliş ve Göçlerinin sebepleri

Tarih boyunca İran halklarından birçok grup, kimi zaman dış güçlerin etkisiyle kimi zaman da kendi içlerinde cereyan eden huzursuzluklar nedeniyle bulundukları toprakları terk etmek zorunda kalmışlardır. Arapların İran topraklarını istila etmesiyle birçok İranlı Hindistan’a toplu olarak göç etmişlerdir. Bundan önceki dönemlerde yani Sasaniler zamanında Zerdüşt yöneticilerin kendi dönemlerinde bir hayli güçlü ve faal olan Mazdek ve Mani dinine mensup taraflara uyguladıkları baskı ve ağır yaptırımlar daha sonraları Abbasilerin bölgede yaşayan diğer dinlere bağlı insanları öldürmesi bu insanların Anadolu’yu bir kurtuluş kapısı olarak görmelerine neden olmuştur.[4]

Özellikle Anadolu’nun coğrafi olarak yakın olması, o dönemlerde doğu kesimlerinin günümüze nazaran oldukça bereketli topraklara sahip olup, nüfusun bir hayli az olması İranlı göçmenlerin bu bölgelere yerleşmeleri için önemli etkenler olarak sayılabilir. Öte yandan, bu topraklar üzerinde yer alan yüksek dağlar ve geniş ovalar, henüz müşahhas olmayan sınırlar, muhacirlerin gidiş-gelişleri için bir engel teşkil etmiyordu. Ayrıca bu bölgelerin Rum ve İranlılar arasında gerçekleşen amansız savaşların vuku bulması hasebiyle artık Rum Diyarı olarak da adlandırılmıyordu. Ve yine İranlılar dışında o dönemin bu topraklar üzerinde yaşayan halklarına baktığımızda Ermeniler, Kürtler ve diğer milletleri görmekteyiz.

Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan ile Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojen arasında 26 Ağustos 1071 tarihinde gerçekleşen Malazgirt Meydan Muharebesi ve Alparslan’ın kazandığı zafer, Hristiyan Rum âleminin duvarlarını yıkıyordu. İranlı göçmenler de Selçuklu ordularının peşine takılarak tacir ve devlet erkânı unvanlarıyla Anadolu’ya girmişlerdi.[5]

Bu topraklar başta Hititler ve Yunanlar gibi eski medeniyetler tarafından İstanbul, Anadolu, Pergamon veya Bergama gibi isimlerle adlandırılmış ve Farsça kaynaklarda da; Güzel Köy, Su Yolu, Sıcak Su, Balık Tutan ve Çeşme gibi isimler görülmektedir.[6] O dönemlere dikkat edilecek olunursa devlet erkânı, vezir, kadı, vaiz, müderris ve elçilerin büyük bir kısmını İranlılar teşkil etmekteydiler. Buna örnek olarak bu şahısların soyadına bakıldığında her birinin İran’ın farklı bölgelerinden geldiği görülmektedir. Örneğin; İsfahani, Tebrizi, Horasani, Razi, Kazvini, Hamadani, Nahcivani, Hoi ve Merendi gibi…

İranlı birçok mimarın eserleri Anadolu topraklarında günümüzde dahi göz alıcı güzellikleriyle dikkat çekmektedir. Bursa’nın Osmanlı başkenti oluşuna kadar ki dönemlere değin İranlı mimar ve sanatçıların eserleri her yeri sarmıştı. Bursa’nın en güzel camisi olarak bilinen Yeşil Camii’nin mihrabında “Tebrizli Ustaların Eseri” ibaresi bulunmaktadır. Bir diğer Bursa camisinde ise (Muradiye Camii) yine mihrabın üst kısmında “Usta Muhammed İsfahani’nin eseridir” kitabesi yer almaktadır.[7]

O bölgelere göç eden tanınmış aile ve gruplar aynı zamanda içinden geldikleri İran ekol ve kültürünü de beraberlerinde getirmişlerdir. Daha sonra İran’dan gelen bu gruplar, Anadolu’da Ahilik adıyla ön plana çıkmaya başlamışlardır. Ahilik, aslen Horasan kökenli olup, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan İranlı Türkmen halkın sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden eğiten, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmeydi. Ahilik, eski İran’a ait kültürel köklerin daha sonra İslam tasavvufu ile iç içe girmesiyle ortaya çıkan bir kuruluş olagelmiştir.

İran’dan Anadolu’ya göç eden birçok saygın ve kültürlü aile, iki ulusun sosyal ve kültürel ilişkilerinde oldukça önemli bir rol oynamışlardır. “Bezm ü Rezm” kitabının yazarı bu konuyu şöyle değerlendirmektedir;

“İran dil ve kültürünün Anadolu’da yayılmasının en önemli sebeplerinden birisi kültürlü ve bir o kadar da tanınmış İranlı ailelerin bu topraklara göç etmesidir. Göç eden bu ailelerin başında Mevlana Celaleddin Rumi’nin Babası, “Sultânü’l-Ulemâ” (Âlimlerin Sultanı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled, “Daye” lakaplı ünlü tasavvuf şairi Necmeddin Razi, Evhaddin-i Kirmani, Fahreddin-i Iraki, Siraceddin-i Ermevi, Seyfeddin-i Fergani, Nasruddin bin Bibi… gelmektedir.

Rum diyarı olarak anılan bu toprakların 1200’lü yıllarda can güvenliği açısından diğer bölgelere nazaran emniyetli oluşu, kültür ve eğitim konusundan da bir hayli ilerlemiş oluşu İslam dünyasının arif ve edipleri için biçilmiş kaftandı. İşte böylesine bir ortamda Celaleddin Rumi’nin Mesnevi-yi Manevi’si ve Mevlevi hareketinin bölge halkı tarafından kabul görmesi Fars dili ve kültürünün bu bölgede yayılmasına neden olmuştur.”[8]

 

İlhanlılar Dönemi ve Sonrası Göçler

İlhanlılar döneminde İran içerisinde yaşanan ekonomik sıkıntılar, hükümetin uyguladığı ağır vergi politikası ve ülke içi emniyetin oldukça zayıf olması farklı halk tabakalarının Anadolu’ya göç etmesine neden olmuştur. Tüm bu olumsuzlukların yanı sıra Moğolların her şeyi yakıp, yıkması İran’ı yaşanılmaz bir yer haline getirmeye yetmişti.

İlerleyen dönemlerde Anadolu’nun İlhanlıların bünyesine girmesi ve o topraklar üzerinde yer alan birçok şehre daha önceden göç etmiş İranlıların varlığı, onların gurbet hissi yaşamalarına izin vermemiştir. Böylelikle İranlı muhacirlerin Anadolu’ya göçleri daha da hız kazanmıştır. Bu göç eden gruplar arasında, göçebeliği bir kültür haline getirmiş tasavvuf ehli dervişler de bulunmaktaydı.

Türklerinin kurduğu ilk devlet olan Büyük Selçuklu İmparatorluğunun 1157 yılında dağılması ile Anadolu merkez eyaletlerinde bulunan bölge sakinleri, büyük gruplar halinde Selçuklunun yavaş yavaş bozulmakta olan sınır boylarına kaymışlardır. Sınır bölgelerine göç eden gruplar yalnızca tasavvuf ve tarikat mensupları değil, Moğolların hiçbir surette itina etmedikleri bilim adamları, din âlimleri, edebiyatçılar da bu durumdan bir hayli mustarip olduklarından ve ayrıca uygulanan vergi ve harçların ağırlığı, ellerinde bulunan büyük ve küçükbaş hayvanların her an yağma edilmesinden usanan köylüler de bu gruplarla sınır bölgelerine kaymışlardır.[9] Rumlu’nun kaleme aldığı “Abbasi Nazarında Dünya Tarihi” adlı kitapta şöyle geçer;

“… İran’da birçok ilim ve irfan ehli, bilge, fakih ve din âlimi zorunlu olarak ya Osmanlı topraklarına ya da Hint diyarına göç etmişlerdir. Bu göçler hatta Safevi İmparatoru I. Şah Abbas dönemine değin devam etmiştir.

Bunun mukabilinde Osmanlı içerisinde yer alan ve bazı sebeplerden ötürü İran’a sığınmış olan birçok kabile reisi ve tanınmış isim bulunmaktadır. Osmanlı topraklarından İran’a göç etmeye mecbur kalanlar içerisinde hiç de azımsanmayacak sayıda Osmanlı Şii uleması da bulunmaktaydı. Çünkü Osmanlı padişahları, Şiilerin katli için bizzat kendileri bu misyonu üstlenmişlerdi. Bazı kaynaklar bu katliamlar sonucunda yaklaşık kırk bin Şia’nın canından olduğunu yazar.

O dönemde Osmanlı topraklarında  Şiiler ve Râfiziler mülhit hükmünde değerlendirilirken, tasavvuf ehli de sapkınlar olarak adlandırılıyordu…” [10]

Şiiliğin Anadolu’da iyiden iyiye yayılma tehdidini oldukça iyi algılamış olan IX. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Han, bu tehlikeyi bertaraf etmek adına Şiilerle savaşmanın zarureti konusunda Şeyhülislam’dan aldığı fetvalar ile Anadolu’da Şiileri katletmiştir.

23 Ağustos 1514 tarihinde vuku bulan Çaldıran savaşından galip ayrılan Sultan Selim, daha sonra bir grup İranlı şair, yazar ve sanatçıyı İstanbul’a gönderdi. Safevi Devletinin kurulmasıyla Osmanlı topraklarına yerleşen Abdullah Şirvani, Mardin’de ikamet etmekte ve kendi değişine göre bu şehirde “Risale-i Adliye” ve “Risalet ul Ahkam ud Diniyye fi Tekfir-i Kızılbaş” adlı iki kitap kaleme almıştır. Bu iki risalede Kızılbaşlara daha genel ve bilindik adlarıyla Anadolu Şiilerine olmadık iftiralar atmakta ve Safevi şahlarını kötüleyerek, onlarla mücadele etmeyi tüm Müslümanlara vacip bilmekteydi.[11]

8 ciltlik Osmanlı Tarihi’ni hazırlayan İsmail Hakkı Uzunçarşılı, İran’dan Osmanlı topraklarına göç eden hattat, güzel yazı ve kalem ustalarını şöyle anlatmaktadır;

“Şeyh Hamdullah mektebinden başka, İstanbul’a İran Azerbaycan’ından bazı talik yazı yazan hattatlar gelerek ayrı bir mektep tesis etmişlerdir. Bu meyanda Sultan Ali talebelerinden Meşhedli Abdulvahid vardı ki Kanuni Sultan Süleyman’ın himayesine nail olup İstanbul’da kalmıştır. Yine bunun gibi bilvasıta Sultan Ali mektebine mensup Hoylu Mir Seyyid Hüseyin ve Tebrizli Hacı Mehmet ve talikte hususi bir tarz sahibi olan Harezmli Abdurrahim Enisi talebelerinden Molla Ali Sultan dahi aynı himayeyi görerek talik yazısının taammümünde hizmet etmişlerdir. Divani yazıda İdris-i Bitlisi kıymetli üstadlardandı; yukarıda adı geçen Hoylu Mir Seyyid Hüseyin, Kanuni Sultan Süleyman’ın Şahnamesini yazmıştır.”[12]

 

Osmanlı’nın Safevilerden Etkileşimi ve Anadolu Türklerinin İran’a Göçü

Bu bölümde, Anadolu Türklerinin İran’a göçü ve bunun nedenleri mercek altına alınacaktır. Hiç şüphesiz, Safevi Devletinin kuruluşu, İslam tarihi içerisinde cereyan eden en önemli olaylardan birisiydi. Bu olayın getirisi de, İslam coğrafyasında yeni bir merkezi otoritenin oluşması ve “Şii Mezhebi” adına yeni bir yönetimin ortaya çıkmasıydı. Tüm bunlar bir yana en önemli ve can alıcı nokta ise; Anadolu Şialarının İran topraklarına gelmesiydi.

Osmanlı İmparatorluğunun Alevi nüfusa karşı uyguladığı ağır yaptırım ve saldırılar elbette ki asla tasvip edilmemiş ve bu yaptırımlar, Anadolu’nun birçok bölgesini iktisadi ve emniyet açısından ister istemez zayıflatmıştı. Öte yandan Osmanlı ordu birliklerinin kahır çoğunluğu Anadolu Şialarından oluşmakta ve hükümetin adaletsiz yaklaşımları XVI. yüzyılda birçok askeri grubun ve hatta Ehl-i Sünnet mezhebine mensup kitlelerin de önce isyanlar çıkartmalarına ve ardından İran’a göç etmelerine neden olmuştur. Ayrıca o dönem ve sonrasında Osmanlı İmparatorluğunda Kızılbaş olarak adlandırılan Anadolu Alevilerinin yaptıkları her türlü faaliyetin siyasi eylem olarak değerlendirilip, ağır cezalara maruz bırakılması Kızılbaşların da Safevi topraklarına göçünü hızlandırmıştı. Dönemin İran’ı kısaca şöyleydi;

“Osmanlı Sultanlarından kaçanların sığınma noktası hüviyetine bürünmüştü. Şialar, II. Beyazıt’ın padişahlığının son senesinde ayaklanmış ve Sultan Beyazıt da onları ağır bir şekilde cezalandırmıştı. Buna müteakip, Anadolu Şiaları Padişahın emri ile zorlu bir döneme girmiş ve Avrupa’nın birçok bölgesine sürgün edilmişlerdi.”[13]

Anadolu Türklerinin özellikle İran’da revaçta olan Safeviye tarikatına alakaları Şeyh Cüneyd’in orada olmasından ileri geliyordu. Şeyh Cüneyd, hem Şeyhlik makamını sağlamlaştırmak hem de ülke topraklarının genelinde söz sahibi olmak istediği bir dönemde, kendisi de bir Şii olan Karakoyunlu Hükümdarı Cihanşah tarikat mensuplarının çoğalmasından endişe ederek Şeyh Cüneyd’in amcası Şeyh Cafer’le ortak hareket edip, ona karşı mücadeleye girdiler ve Cüneyd’in Erdebil’den çıkmasını sağladılar. Cihanşah tarafından sınır dışı edilen Şeyh Cüneyd, Anadolu’ya gelerek ortamın da müsait olması üzerine oradaki Anadolu halkı üzerinde Şiiliği yayma çalışmalarına başladı.

Şeyh Cüneyd, köylüler ve göçebe hayatı yaşayan bu bölge insanlarının Şiiliğe ne denli yatkın olduğunu görünce hareketini hızlandırdı ve kendisini takip eden birçok müride sahip oldu. Hatta kaynaklar, kendisine bağlı olan beş ila on bin civarında silahlı ve düzenli bir askeri orduya dahi sahip olduğunu belirtir. Şeyh Cüneyd, günün birinde bu silahlı müritleriyle Akkoyunlu hakimi Uzun Hasan’ın yanına gelince, Uzun Hasan onu tahmin ettiğinden daha iyi karşıladı ve kız kardeşi Hatice Begüm ile evlendirdi. Üç yıl Akkoyunlu merkezi olan Diyarbakır’da kaldı. Daha sonra müritleri ile birlikte yaptıkları ortak bir toplantı sonrası Erdebil’e geri döndüler. Erdebil’e döndükten sonra katıldığı bir savaş sırasında vurularak öldürülen Şeyh Cüneyd’in yerine karısı Hatice Begüm’den doğan oğlu Haydar, dayısı Uzun Hasan’ın yardımları ile Erdebil postuna oturdu. O da Babası Şeyh Cüneyd gibi tarikatı daha da büyütmüş ve Anadolu’da pek çok mürit kazanmıştı. Böylece Erdebil Tekkesi Anadolu’da güçlenmiş ve küçümsenmeyecek bir etki alanı oluşturmuştu.

Şeyh Haydar’ın bazı bilgili ve zeki müritleri Anadolu’da iyi bir eğitim gördükten sonra tebliğci olarak “Halife” unvanıyla birçok bölgeye Şiiliği yaymak için gönderilmekteydiler. Bu halifelerin başlıca vazifeleri, Safeviye tarikatını yaymak ve Erdebil Şeyhleri için maddi imkan sağlamaktı. Şeyh Haydar her geçen gün Anadolu toprakları üzerindeki misyonerlerinin sayısını arttırmakta idi. Bu vesileyle Erdebil şehri, Anadolu insanı için özel ve değerli bir şehir hüviyetine bürünmüş oluyordu.

Aslına bakılacak olunursa Anadolu’da Şiiliğin revaç bulmasının en önemli nedeni Sultan Beyazıt’ın memleket yönetimine ilgisiz kalması ve Osmanlı adalet sisteminin oldukça kötü işlemesiydi. Taberistan yakınlarında yapılan bir savaşta Şeyh Haydar’ın öldürülmesi müritlerinin Şeyhlerine karşı olan inançlarını yıkmamış bilakis mübareze ruhlarını daha da güçlendirip, İsmail ve İbrahim’e sonuna kadar sahip çıkmalarına ve onları uzun dönemler düşmanlarından saklayıp, savunmalarına neden olmuştur. Bu süre zarfında bölge halkı onları Gilan’a kaçırıp, koruma altına almış ve Anadolu’daki birçok kabile İsmail’i unutmamış ve birçok hediye ve nezirler yollamışlardır.[14]

Uzun Hasan’ın 1478’de ölmesinden sonra oğulları arasında başlayan taht kavgaları Akkoyunlu Devleti’ni iyice zayıflattı. Hatta tahtın iki büyük varisi Murat’la Elvend ülkeyi ikiye böldüler. Bu sırada İsmail henüz 12 yaşında olmasına rağmen siyasi ve dini konularda faaliyetlere başlayıp, 1499 yılının Ağustos ayında Erdebil’e yollandı. Anlatılanlara göre şimdiden Rumlu ve Şamlu 1500 kişi İsmail’in etrafında toplanmış ve ona biat etmişlerdi.[15]

İsmail, 1500 senesinde Erdebil dergahını ziyaret ettikten sonra Gökçe Göl’e gitmiştir. İsmail, burada ikamet ettiği dönemde Anadolu’da yaşayan müritlerini etrafına toplamak için elçiler görevlendirmiştir.[16] Kalabalık Şii grupları İsmail’in yanında olduklarını göstermek için onun yanına gittiler ve bulundukları bölgenin emniyet zaafı olduğu için de zamanında Çukur Saad olarak anılan Erivan’a geçtiler. Burada İsmail’e dokuz grup daha mülhak oldu. Bu gruplarla beraber Kağızman, Erzurum ve Tercan’da bir süre ikamet eden İsmail, daha sonra iki ay kalacağı Erzincan’a geldi. Osmanlı kaynaklarının verdiği bilgiye göre;

“Erdebil oğlu (Şeyh Safevi) ellerinde neredeyse hiçbir teçhizat bulunmadığı halde rahatlıkla Hazar sahillerinden Erzincan’a kadar gelmişlerdi. Bu durum şu gerçeği gözler önüne sermektedir; Akkoyunlu Devleti etkisini yitirmiş ve dağılmaya başlamıştır.”

İsmail’in Anadolu topraklarına ayak basması müritlerini oldukça sevindirmişti. “Şah İsmail Tarihi” adlı kitabın yazarı bu konuda şunları kaleme almıştır;

“Erzincan’a ulaştıktan hemen sonra, Şam’dan, Rum diyarından, Karaman velayetinden ve Erzincan etrafından birçok insan ve söz sahibi liderler akın akın onun yanına geldiler. Günbegün bunların sayısı ziyadeleşti… Ustaclu, Şamlu, Rumlu, Tekelü, Zülkadir, Avşar, Kacar ve Varsak kabilelerinden oluşan binlerce insan İsmail’e bağlandılar.”[17]

Sivas, Amasya, Tokat vb. şehirlerden olan çeşitli kabilelere mensup Türkler dalga dalga İsmail’e biat ediyorlardı. İsmail, Erzincan’dan hareket etmeden önce Yıldırım Beyazıt’a bir mektupla; Sivas, Amasya, Tokat bölgesinde yaşayan ve bazı oymakları Kırşehir’e kadar yayılan Ulu Yörük topluluğuna ait bir oymak olan Ustacalu kabilesinin tüm efrat ve malvarlığı ile Osmanlı hâkimiyetinden çıkması konusunda istekte bulundu.

Şeyh Safevi “Kızılbaş” adı verilen himayesindeki ordu ile babasının intikamını almak için Kasım 1500’de Kura Nehri’ni geçerek Şirvanşahlar Devleti üzerine yürümüş, Gülistan Kalesi yakınında gerçekleşen Çabani Meydan Muharebesi’nde Şirvanşahlı Ferruh Yasar’ın ordusunu yenmiş ve Bakü’yü zapt etmiştir.[18] Bunun hemen ardından Nahcivan civarında Akkoyunlu devletini bozguna uğratarak, bu devletin varlığına son vermiştir.[19] Bu zaferin ardından bütün Azerbaycan İsmail’in kontrolü altına girdi. Şeyh Safevi bu şekilde hiç zorlanmadan Tebriz’de saltanat koltuğuna oturmuş oldu. 1501 yılında On İki İmam adına hutbe okutup, ilke Safevi sikkesini bastırdı. Bu şekilde Safevi Devletinin kuruluşunu da ilan etmiş oldu. Şah İsmail birçok savaşlara katılmış ve tüm bunların hepsine güç yetirerek kazanmıştır.

Osmanlı Devleti, kendi ülke insanlarının İran topraklarına göçünü engellemek için bir dizi tedbirler almak zorunda kalmıştı. Bu tedbirlerin icrası oldukça zaruriydi, aksi halde göç eden grupların vermesi gereken vergi ve ödenekler, diğer insanların ve dini müesseselerin omuzlarına binecekti. Öte yandan bu göçler, mülk sahiplerini bir hayli güç duruma düşürmekte ve devleti de birçok meşakkate sürüklemekteydi.

1511 yılının Nisan ayında Şah Kulu Baba Tekeli Anadolu’da isyan başlattı. Şah İsmail’in babası, Şeyh Haydar’ın halifelerinden olan Hasan Halife’nin oğlu Şah Kulu, Antalya’nın Teke yarım adasında dünyaya gelmiştir. Bilgili, bir o kadar da cesur olan Şah Kulu, Şah İsmail’in ardı arkası kesilmeyen başarılarından cesaret alarak ve II. Beyazıt’ın içerisinde bulunduğu çıkmazı da hesaplayarak, bulunduğu konumdan istifade Osmanlı İmparatorluğuna karşı harekete geçti. Şah Kulu’nun bu isyan hareketi bölgede o denli etkin olmuştu ki, II. Selim’in Karaman sancağına hâkim en küçük oğlu Şehzade Şehenşah’ı bile Kızılbaşların safına katılmıştı.[20]

Şah Kulu’nun idam edilmesiyle bastırılan isyandan sonra, Kızılbaş kuvvetleri İran’a döndüler. Şah Kulu’dan önce Şah İsmail’in halifelerinden biri olan Nur Ali Halife, müritleri ile Anadolu içerisinde faaliyetlerini sürdürmekteydi. O, Sivas, Tokat, Amasya başta olmak üzere etraf bölgeleri de hep beraber Şah İsmail’e destek olmak için birleştirmişti.[21] Aynı şekilde Kanuni Sultan Süleyman döneminde yıl olarak 1527 senesinde “Sülünoğlu” adıyla bilinen Baba Kadri Hoca, oğlu Şah Veli ve Bozok eşrafından Baba Zünnun ve Kalender Çelebi isyanları da Osmanlı tarihinde diğer ad yapmış önemli isyanlar arasındadır.[22]

 

Safevi Devleti’nin Kuruluşunda Rol Oynayan Boy ve Oymaklar

  1. Rumlu: Bu boy başlıca Sivas’ın Koyulhisar (Koylahisar) ve Sivas’a bağlı Karahisar (Şebin) kazaları ile yine Sivas’a bağlı diğer yöreler ve Tokat-Amasya bölgelerindeki köylü Kızılbaşlar tarafından meydana getirilmişti. Nur Ali Halife, Piri Bey ve Div Sultan bu boyların en tanınmış beyleridir. Şah İsmail, Nur Ali Halife Rumlu’yu bu bölgede yaşayan tüm yandaşlarını kendi etrafında toplaması için Anadolu’ya gönderdi. Nur Ali Halife de Şebin Karahisar’da üç ila dört bin civarında Sivas, Amasya ve Tokat yörelerinde yaşayan Türkmen ailelerini bu görev doğrultusunda bir araya getirdi. Rumlu boyları, Safevi Devleti’nin kurulmasında oldukça önemli bir role sahiptir. Rumlu’dan olan başlıca isimler arasında Badıncan (Patlıcan) Sultan (Erdebil valisi), Kazak Sultan, Sofiyan Halife ve Aykut Bey’i sayabiliriz.

 

  1. Ustacalu: (Ustaclu) Bu boy aslında başlıca Sivas, Amaysa-Tokat bölgesinde yaşayan ve bazı oymakları Kırşehir’e kadar yayılan Ulu Yörük adlı büyük topluluğa mensup idi. Şeyh Cüneyd ve Haydar’ın Anadolulu müritlerinin önemli bir kısmını Ustacalular teşkil ediyordu. 1500 yılında Erzincan’da buyruğundaki iki yüz atlı ile Şah İsmail’in yanına gelen Mirza Bey oğlu Muhammed Bey, Ustaca’nın neslinden idi. Muhammed Bey, Çaldıran’da Safevi ordusunun sol koluna kumanda eden meşhur Ustacaoğlu Muhammed Han’dı. Muhammed Han’ın bu tarihte Kılıç Han adlı bir oğlunu tanıyoruz. Ustacalulardan Şah İsmail’in Sofracıbaşısı diğer Muhammed Bey de 1514 yılında Çayan Sultan lakabı ile Emirü’l ümeralığa getirildiğinden, 1523’de ölümü üzerine makamı oğlu Bayezid Sultan’a verilmişti. Yine Ustacalu’dan Korucubaşı Saru Pire’nin Çaldıran savaşında öldüğü görülmüştür. Ustacalu Hızır Ağa da Çaldıran Meydan Muharebesinde atını vermek suretiyle Şah İsmail’in savaş meydanından kaçmasını temin etmişti. Bu suretle Ustacalular Şah İsmail devrinde devleti kuran oymakların başında gelmektedir.[23]

 

 

  1. Tekelü: Bunlar esas itibariyle Teke ili veya sadece Teke denilen Antalya bölgesi Türklerinden idiler. Aralarında Hamid ili (Isparta-Burdur bölgesi) ve Menteşe ili (Muğla vilayeti) halkından kimseler de vardı. Tekelüler, Safevi devletinin kurulması yolunda mühim bir rol oynadıkları gibi 1510-1511 yılında da Şah Kulu Baba isyanı dolayısıyla 15.000 kişinin İran’a gelmesi ile Safevi Devletini çok daha güçlendirdiler. Devletin kuruluşunda rol oynayan ve mühürdarlık mevkiine getirilen Tekelü mühürdar Saru Ali 1506 yılında Şamlu Abdi Bey ile Kürd Sârım üzerine gönderildiyse de başarı gösteremeyip yapılan çarpışmada öldürüldü. Yine devletin kuruluşunda rol oynayan diğer bir Tekelü beyi de Burun Sultan olup, bu tarihte Meşhed emiri idi. Yukarıda adı geçen emirlerden başka Tekelü Yeğen Sultan, Çuha (Çuka) Sultan, Reis Bey ile Şerafeddin Bey’in de Şah Kulu Tekelülerinden önce Şah İsmail’in hizmetinde bulunduklarını biliyoruz. Hatta Şah Kulu Baba Tekelülerinin İran toprağına ayak bastıklarını öğrenen Şah İsmail bunların durumunu anlamak için Çuha Sultan’ı göndermişti. Fakat bu tarihte başlıca Burun Sultan, Çuha (Çuka) Sultan, Karaca Sultan (Hamedan valisi), Ahi Sultan, Çirkin Hasan, Tekelülerin en başta gelen beyleriydiler. Bunların da Şah Kulu Tekelülerinden önce İran’a gelmiş olmaları pek muhtemeldir.

 

  1. Şamlu: Şamlular, yazın Sivas’ın güneyindeki Uzun Yayla’da, kışın Halep-Gaziantep arasında yaşayan ve Osmanlı devrinde Halep Türkmenleri denilen oymakların umumi adıdır. Bu genel isim Safeviler’den çok önce Anadolu’da kullanılıyordu. Şamlular, Şeyh Cüneyd’den beri Erdebil tarikatının en eski müritleri arasında yer almışlardı. Şeyh Haydar’ın en başta gelen halifelerinden Hüseyin Bey, Şamlu’ya mensup idi. Devletin kurulması üzerine “Lala” lakabını da taşıyan Hüseyin Bey, evvelce kaydedildiği gibi Emirü’l ümeralığa getirilmişti. 1509’da Şah İsmail, saltanat vekilliğini Reştli Tacik Emir Necm-i Zerger’e verip, mali işlerden Türk emirlerinin ellerini çektirmişti. Bu misalin de gösterebileceği gibi devletin kurulmasında büyük emeği geçmiş olan bazı emirlere karşı zaman geçtikçe teveccühü azalan Şah İsmail ertesi yıl Lala Hüseyin Bey’i Emirü’l ümeralıktan azledip, Şirvan taraflarında bir yerin valiliğine göndermiş ve 1510’da Horasan’ın fethi üzerine onu Herat Valisi tayin etmiştir.[24] Tarikatın bu en eski mensubu ve Şah İsmail’in en yakın iki emirinden biri olan Lala Hüseyin Bey görüldüğü üzere Çaldıran savaşında ölmüştür. Şamlu’dan diğer büyük bir emir de Abdi Bey idi. Abdi Bey’in üç yüz atlı ile Erzincan’da Şah İsmail’e katıldığını bilmekteyiz. Devletin kurulması üzerine Tavacı (başı) olan Abdi Bey, 1507’da Kürd Sârım ile yapılan savaşta ölmüştü. Şamkulu’dan diğer emirleri de Zeynel Han ve Esterabad valisidir. Şamlular bundan sonra da itibarlarını devlet içerisinde devam ettirmişlerdir.

 

  1. Zülkadir: (Dulkadir) Bu boy, Safevi kaynaklarında seksen bin ev olduğu söylenen Maraş ve Boz Ok (Yozgat) bölgesindeki Dulkadir elinin, daha ziyade Boz Ok’da yaşayan oymaklarından bazılarının kollarından meydana gelmiştir. Şah İsmail’in babası Haydar’ın en yakın müritlerinden Dede Abdal Bey, bu teşekkülden idi. Daha o zaman Şamlu Hüseyin Bey gibi “Bey” unvanını taşıması kendisinin asilzade zümresine mensup olduğunu göstermektedir. Devletin kurulmasından sonra Abdal Bey’in korucu başılığına getirilmiş olduğunu görüyoruz. Safevi Devletinin teşkilinden sonra Savuc Bulağ ve Rey valisi olan Abdal Bey 1509’de azledilmiş ise de ertesi yıl Özbekler’den fethedilen Merv şehri valiliğine atanmıştır. 1514 yılında Özbeklerin hücumu üzerine Abdal Bey, Merv’i bırakarak kaçmıştı. Safevi hükümdarı da, Abdal Bey’e bu hatasından dolayı kadın elbisesi giyindirip, bir eşeğin sırtında ordugâhta dolaştırmış, herhalde hanedanın emektar bir emiri olduğu için öldürülemeyerek eski mevkiine iade etmiştir. Fakat bu hâdiseden sonra Dede Abdal Bey’den bir daha bahsedilmiyor.

Devletin kuruluşuna katılan diğer bir Dulkadir beyi de Keçel Bey lakabı ile tanınmış olan İlyas Bey idi. Şah İsmail 1503’te Fars’ı fethedince bu geniş bölgenin valiliğini İlyas Bey’e vermişti. Fakat ertesi yıl bir hatası yüzünden onu öldürttüğü gibi yerine tayin ettiği Süleyman Bey’i de aynı akıbete uğrattı. Bunun üzerine Şiraz valiliğine Afşar Mansur Bey getirildi. Dulkadirler, Şah Abbas dönemine değin Fars Eyaletinin kontrolünü ellerinde tutmuşlardır. Diyarbakır’da öldürülen Dulkadirli Alaüddevle’nin oğlu Şah Ruh Bey’in oğulları Mehmed ve Ali, İsmail’in yanında oldukları gibi Dulkadir Beyliyinin 1515’te Şehsuvar Oğlu Ali Bey’e verilmesi üzerine Dulkadirlilerin bir kısmı Şah İsmail’in hizmetine girdiler.[25]

 

  1. Kacar: Kacarlar, Moğol askeri birliklerine bağlı bir boydur. Kacar halkı, İlhanlı hükümdarlığının yıkılmasından sonra Ermenistan ve Şam bölgelerine yerleştiler. İlhanlıların dağılması ile artan iktisadi sorunlar yüzünden bu dönemde birçok Türk beyliği gibi ulaştıkları her yerde Kacarlar da istila ve yağmalamaya başladılar. Emir Timur-i Gürgani, Rum diyarı yani Anadolu’ya askeri sevkiyatı yaptıktan sonra İran’a geri dönüşte yanlarında Şam, Ermenistan ve Anadolu’da yaşantılarını sürdüren Rumlu, Şamlu ve Kacar kabilelerini de götürdü.

Emir Timur-i Gürgani ile İran’a dönen Kacarlardan bir bölümü Türkistan’a geri dönerken diğer kalanlar ise başta Gence, Erivan ve Karabağ’a yerleştiler. Şah Abbas’ın hükümete geldiğinde yaptığı ilk icraat, Lahican’dan Azerbaycan’a geçip, babasının bu topraklar üzerinde bulunan tüm müritleriyle görüşüp, onlardan biat alması olmuş ve Kacarların da önde gelen isimleri I. Abbas’a bağlılıklarını belirtmişlerdir. Bu şekilde saygın Kızılbaş büyükleri arasında yer alan Kacarlar, ilerleyen dönemlerde Safevi hanedanlığı içerisinde üst düzey görevlere getirilmişlerdir. Safevi Hanedanı zamanında Karabağ ve Revan’da Kacarlar egemen idi. Daha sonraları I. Abbas Kacarları Azerbaycan’dan çıkarıp, Esterabad’a götürdü ve bunların bir kısmını oraya yerleştirdi. Bir kısmını da Türkistan’ın Merv taraflarına yerleştirdi.

 

  1. Afşar: Bir Türk boyu olan Afşarlar, Moğol istilasıyla birlikte Türkistan’ı terk edip, Azerbaycan topraklarına göç etmişlerdir. Azerbaycan’a geldiklerinde boy içerisinde meydana gelen bir ayrılık nedeniyle bir kısım Şeyh Safiyuddin ve oğullarına bağlanıp, Şah İsmail ile hareket etme kararı alarak, saltanat ve fetihlere katıldılar. Bu boy iki ana kola ayrılmıştır. Bunlardan ilki Kasımlu ve diğeri de Ereklü veya Kırklu’dur ve zaten Afşar Hanedanlığının kurucusu Nadir Şah da bu koldandır. I. Şah İsmail, Afşar boyunun Kırklu kolunu Azerbaycan’dan Horasan’a göç ettirmiş ve bu şekilde Özbek ve Türkmen saldırılarına karşı Safevileri korumuşlardır.[26]

Safeviler dönemi öncesi yalnızca Azerbaycan topraklarında yaşayan Afşarlar, Safevilerle birlikte Kazvin, Tahran, Fars, Kirman, Mazenderan, Hüzistan eyaletlerine kadar yayılmışlardır. Oğuz Kağan’ın oğlu Yıldız Han’ın dört oğlundan en büyüğü olan Afşar’ın soyundan gelen bu boydan, Ogün Han, Abaka Han, Hülagü Han ve Cengiz Han ortaya çıkmıştır.

 

Diğer Kabileler: Safevilerin kurulmasında etkin rol oynayan bu meşhur yedi boyun dışında diğer küçük kabileler de var olmuş ve Safevi Devleti adına unutulmaz isimleri tarih sayfalarına yazdırmışlardır. Bunların başında Varsak, Çini, Arapgirlü, Turgutlu, Bozcalu, Acirlü, Hınislü, Çemişkezkalü gelmektedir.[27]

Bu şekilde Türk kabileleri birbirilerine yardım ederek Safevi Devletini ortaya çıkardılar. Bu Türk boylarının kabile reisleri çok önceleri hatta bunu bir zaman dilimine bağlamak gerekirse, Safevi Hanedanlığının ceddi olan Şeyh Safiyüddin döneminde Şiiliği kabul ederek bu aileye katılmışlardı. Bu fedakâr müritlere de “Sofiyan-i Safiyy” denilmekteydi. Nitekim Şah İsmail’in baba ve dedesi olan Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar da, bu kavimlerin destek ve fedakârlıkları ile küffar ordularına karşı savaşmış ve büyük fetihlere imza atmışlardı. Bu dönemle birlikte dini bir ad olan “Şeyh” unvanının yanı sıra siyasi ve askeri kudretlerinden ötürü “Sultan” unvanı da eklenmiş oluyordu.

 

Sonuç

İki komşu ve Müslüman ülke olan İran ve Osmanlı, tarih boyunca sosyal ve kültürel açıdan oldukça sıkı bir ilişkiye sahip olmuşlardır. Çünkü bu iki ülke kültür, tarih ve inanç açısından oldukça derin ortak paydalara sahiptiler. Aralarında olan bu içtimai bağın artmasındaki en önemli faktörlerden birisi, Etebat-ı Âliye ziyaretçileri ve tacirlerin bu iki ülke topraklarında oldukça yoğun hareket etmeleriydi.

Sosyo-kültürel ilişkileri geliştiren bir başka unsur ise, komşu ülkelere yapılan ferdi ve kitlesel göçlerdi. Sayısız İranlı edebiyatçı, tasavvuf ehli âlim, bilgin ve sanatçının Osmanlı topraklarına göç etmesi de, Osmanlı padişahlarının onlara karşı gösterdiği özel ilgi ve ihtiramdan kaynaklanıyordu. Öte yandan acımasız Moğol istilası ile yaşanmaz bir hal alan İran’dan kaçarak Osmanlıya sığınan İranlılar, yanlarında getirdikleri mallar sayesinde Osmanlı İmparatorluğunun servetine servet katmışlardır. Buna mukabil, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların da İran’a göç etmelerinin sebepleri arasında, Osmanlı padişahlarının onlara reva gördükleri zulüm ve yaptırımlar, bu topraklardaki Alevilerin Safevi şahlarına olan ilgi ve sevgisi, Anadolu’daki Türk kabilelerinin Safevi Devletinin kurulması adına bulundukları bölgeleri terk etmeleri sayılabilir.

İranlıların Osmanlı hanedanlığına karşı hoşgörülü ve saygılı olmalarına rağmen Osmanlılar, İranlı ziyaretçi ve tüccarları genellikle zor durumlarda bırakmışlar veyahut da, onların bu topraklardan geçiş yapmasına izin vermemişlerdir ve eğer buna izin verdiyseler de ayakbastı ve geçiş harcı olarak oldukça yüksek meblağlar almışlardır. Elbette bu olaylar iki devlet arasında siyasi ve askeri çekişmeler yaşandığı dönemlerde kat kat artmıştır. İran şahları, iki ülke arasında imzalanan neredeyse tüm resmi anlaşmalarda bu konuyu dile getirmiş, yol ve yolcu, sınır boyları emniyeti için gereken her şeyin yapılması ve temini konusunda defalarca Osmanlılardan sözler almışlardı.

Dr. Ebulfazıl Abidini

Çeviri: Hasan Bedel

 

Kaynaklar

1-Lockhart, Laurence, Safevilerin Yok Oluşu ve İran’da Afgan Hâkimiyeti, Tercüme İsmail Dovletshahi, Tahran, 2001

2- Lewis, Bernard, İstanbul ve Osmanlı İmparatorluğunun Gelişimi, Tercüme Mah Melik Behar, Tahran, 1986

3- Terzemi, Zekeriya, Dini Sünnetler ve Toplumsal Müşterekler, Aşina, Yıl 1, Sayı 4, Tahran

4- Petrushevsky, ilyia Pavlovich, İran’da İslam, Kerim Kashaverz,  Peyam Yayınları, Tahran, 1975

5- Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.1, 2Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1998

6- Riyahi, Muhammed Emin, Osmanlı Topraklarında Fars Dili ve Edebiyatı, Bajenk Yayınevi, Tahran, 1990

7- Azizi, Erdeşir-i Esterabadi, Bezm ü Rezm, Mehmet Fuat Köprülüzade, İstanbul, 1928

8- Dursun,  Doç. Dr. Davut, Yönetim-Din İlişkileri Açısından Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din,  İslam Geliştirme Vakfı, Tahran, 2002

9- Rumlu, İskender Bey, Abbasi Nazarında Dünya Tarihi, Emir Kebir Yayınları, Tahran 1971

10- Şirvani, Hüseyin b. Abdullah, Risalet ul Ahkam ud Diniyye fi Tekfir-i Kızılbaş, 4. Defter, Resul Caferiyan, Maraş-i Necef-i Kütüphanesi, Kum

11- Ahmed Baki, İsmail, Osmanlı Devleti: İktidardan Çöküşe, Resul Caferiyan, Qom, 2000

12- Rumlu, Hasan Bey, Ahsenut Tarih, Abdül Hüseyin Nevai,  Babek Kitapevi, Tahran, 1978

13- Sümer, Faruk, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999

14- Gaffari Kazvini, Gazi Ahmed, Dünya Tarihi, Hafız Yayınevi, Tahran, 1963

15- Felsefi, Nasrullah, I. Şah Abbas’ın Biyografisi, c. 1, Tahran Üniversitesi Yay. Tahran, 1980

[1] Lockhart, Laurence, Safevilerin Yok Oluşu ve İran’da Afgan Hâkimiyeti, Tercüme İsmail Dovletshahi, Tahran, 2001, s.35,

[2] Lewis, Bernard, İstanbul ve Osmanlı İmparatorluğunun Gelişimi, Tercüme Mah Melik Behar, Tahran, 1986, s.42,

[3] Terzemi, Zekeriya, Dini Sünnetler ve Toplumsal Müşterekler, Aşina, Yıl 1, Sayı 4, s. 1-4,

[4] Petrushevsky, ilyia Pavlovich, İran’da İslam, Kerim Kashaverz,  Peyam Yayınları, Tahran, 1975, s.45

[5] Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1998 c.1, s.137

[6] Riyahi, Muhammed Emin, Osmanlı Topraklarında Fars Dili ve Edebiyatı, Bajenk Yayınevi, Tahran, 1990, s. 10

[7] age s. 12

[8] Azizi, Erdeşir-i Esterabadi, Bezm ü Rezm, Mehmet Fuat Köprülüzade, İstanbul, 1928, s.101-102

[9] Dursun,  Doç. Dr. Davut, Yönetim-Din İlişkileri Açısından Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din,  İslam Geliştirme Vakfı, Tahran, 2002, s. 187

[10] Rumlu, İskender Bey, Abbasi Nazarında Dünya Tarihi, Emir Kebir Yayınları, Tahran 1971, s.145

[11] Şirvani, Hüseyin b. Abdullah, Risalet ul Ahkam ud Diniyye fi Tekfir-i Kızılbaş, 4. Defter, Resul Caferiyan, Maraş-i Necef-i Kütüphanesi, Kum, s.722

[12] Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.1, 2Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1998 c.2, s.564

[13] Ahmed Baki, İsmail, Osmanlı Devleti: İktidardan Çöküşe, Resul Caferiyan, Qom, 2000, s. 28

[14] Rumlu, Hasan Bey, Ahsenut Tarih, Abdül Hüseyin Nevai,  Babek Kitapevi, Tahran, 1978, s. 5, 10 ve 14

[15] AGE s. 26

[16] Sümer, Faruk, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999 s. 26

[17] AGE s. 27

[18] Rumlu, Hasan Bey,  Ahsenut Tarih, Abdül Hüseyin Nevai, Babek Kitapevi, Tahran, 1978, s. 65

[19] Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.1, 2Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1998 c.2, s.256

[20] Sümer, Faruk, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999, s. 41-42,

[21] Rumlu, İskender Bey, Abbasi Nazarında Dünya Tarihi, Emir Kebir Yayınları, Tahran, 1971, s.164,

[22] Sümer, Faruk, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1999, s. 46,

[23] age s. 194

[24] Gaffari Kazvini, Gazi Ahmed, Dünya Tarihi, Hafız Yayınevi, Tahran, 1963, s. 271-274

[25] Rumlu, İskender Bey , Abbasi Nazarında Dünya Tarihi, Emir Kebir Yayınları, Tahran, 1971, s.155

[26] Felsefi, Nasrullah, I. Şah Abbas’ın Biyografisi, Tahran Üniversitesi Yay. Tahran, 1980, c. 1, s. 164,

[27] age. s. 161

Hakkında elmustafa

Diğer Bir Makale

Günahların Dönüşümü

Israrla yapılan hiçbir günah, küçük değildir ve istiğfar yapılan hiçbir günah, büyük değildir… Küçük günahlar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir